MAKALELERİMİZ

   - YETİŞKİN PSİKOLOJİSİ -



KADIN ERKEK İLİŞKİLERİ

İnsan olmanın dayanılmaz ağırlığı

Yeryüzünde kadın-erkek ilişkileri kadar zaman ve mekandan bağımsız, ortak bir başka tartışma konusu yoktur herhalde. İnsan olmanın dayanılmaz ağırlığına eklenen kadın-erkek rolleri, her toplumda ve her zaman diliminde sorunları beraberinde getirmiş olmasına rağmen, günümüze kadar vazgeçilemeyen başroller olmayı hep sürdürmüşler.

Başlıbaşına insan olmaktan kaynaklanan bütün çelişkili duygular, kadın-erkek ilişkilerini hep zorlaştırmış. Belki de aynı oranda vazgeçilmez kılmış... Üstelik bir taraftan sevilmek, korunmak, güven duymak, onaylanmak, zaman zaman şımartılmak ihtiyacındayken, diğer taraftan güçlü olmak, koruyucu olmak, bağımsız olmak gibi bunlarla tezat sayılabilecek duygularımızla başetmeye çalışıyoruz.

Çelişkiler yumağı

Kadın-erkek ilişkileri başlıbaşına çelişkili duygulardan örülmüş bir yumak sanki...

Sevgi-nefret
bağımlılık- özgürlük
benzemek-farklı olmak
dayanak-yük olmak
sorumluluk almak-sorumlulukları paylaşmak
hayatı çekilmez kılmak- hayatı paylaşmak

Uzayıp giden bir çelişkiler yumağı...

En sevdiğimizin, en çabuk nefret edebileceğimiz; en çok sırtımızı dayamak istediğimizin, bize en çok sırtını dayayan olması;

en yakın hisssettiğimizin, zaman zaman bize çok uzak durabilmesi; sadece Ve sadece kadın-erkek ilişkilerinde rastlanan şeylerdir.

Bebekliğimizden itibaren varolan, güven duymak için yakın olma ve uzaklara gitmeye çabalama çelişkimiz de duygusal beraberliklerimizde devam ediyor. Hem sevdiğimizin yanında olmak istiyoruz, hem de alabildiğine bağımsız olmak... İlişkilerimizde hem farklılıklarımızla varolmak istiyoruz, hem de gitgide birbirimize daha çok benzeyip, eşleşiyoruz. İşin ilginci bu benzeşme hoşumuza gidiyor ama bir süre sonra ilişkiyi monotonlaştırıp, riske sokan bir faktör oluyor.

Ne seninle ne de sensiz

İlişkilerinin bu girift yapısı, her çağda ve her toplumda bu konu üzerine kafa yorulmasına neden olmuş. Ancak görünen o ki; insanlık varolduğu sürece bu denklem çözülemeyecek. Birileri Mars ve Venüs'ü karıştıracaklar işin içine; birileri bilgisayarları kadın ve erkek olarak tanımlayıp, espriler üretecekler. Her iki cins de karşı cinsi bir türlü anlayamadığından yakınmaya devam edecek ama, onsuz da yapamayacak. Belki yine şarkılar yapılacak "Ne böyle seninle ne de sensiz"... Belki sanal aşklar, artık daha kolay gelecek herkese. Tam istendiği gibi; hem uzak hem yakın! Sanal alemden gerçek hayata geçince de bu mesafenin ve özgürlüklerin korunabileceği alanlar üretilmeye çalışılacak yine... Eğer zengin bir toplum olursak birgün, şöyle bir lüksümüz de olur belki: Bir kendimize, bir sevgilimize, bir de her ikimize ait ortak bir mekan! Daha bizden bir önceki nesil kayınvalideleriyle aynı çatı

Altında çoluk çocuk büyütmüyor muydu?

Tükenmeyen Sevgi

Yaşadığımız dünya, mağaralardan gökdelenlere uzanan zaman dilimine kadar kaç kadın ve erkek çift gördü ve kaç kavgaya şahit oldu kimbilir? Bana öyle geliyor ki; o mağaralarda akşam eve getirilecek yemekle ilgili yapılan kavga, belki de çok benzer biçimde yine yapılıyor. O zaman çiftler arasında yaşanan sahiplenme ve kıskançlığa dair kavgalar, şimdi de benzer şekillerde yaşanıyor. O zamanlar da eminim kadınların süslerine laf eden erkekler vardı, şimdi de kozmetiklere harcanan paralara Kıyamayan erkekler var.

Ve sanırım o zamanlar da kadın ve erkekler birbirlerini bir şekilde seviyorlardı, şimdi de!

Galiba bu sevgi ve bu çelişki, yeryüzünde son kadın ve erkek kalıncaya kadar sürecek!

Hata yapma hakkı

Ne mutlu bize ki hata yapma ayrıcalığımız var. Bu ayrıcalık insan olduğumuz sürece, gelişmeye ve değişmeye istekli olduğumuz sürece kullanabileceğimiz paha biçilmez Değerlerinde bir hak.

Ama ne yazık ki çoğumuz bu temel hakkı kullanmaktan kaçınmak için çıkmaz yollara grip, tıkanıp kalıyor.

Gerçek yaşamda mümkün olmayan bir şeye mümkünmüş gibi yaklaşmak, o şeyi olabilir hale getirmiyor. Sadece 'miş gibi' davranan kişiyi yıpratıyor, zorluyor, şaşırtıyor ve umutsuzlaştırıyor.

Gerçek hayattaki olabilirler ile olamazları konuşurken, dilde kabul etmek ama, yaşarken davranışlarımıza yön veren varsayımlarımızda çarpıtmak ve birbirine Karıştırmak,çok sık düşünülen bir tuzak.

Mesela, ne kadar isterse istesin her insan bilir ki, 3. kat penceresinden kendini bırakırsa kuş gibi uçamaz, yere çakılır. İnsanın kuş gibi uçamayacağı gerçeği kim olursa olsun, ne düşünürse ve ne hissederse hissetsin, o insanın iradesinden bağımsız bir gerçektir. Bir sınır ve bir mümkün olmayıştır. Ve bu bilgi, insanları bunu bir kere bile denemekten alıkoyar. Kimse kollarının yerine kanatları olduğunu varsaymaz, uçabileceğini varsaymaz ve sadece insan olmanın getirdiği bu sınırlamayı kabul ederek davranışlarını ona göre ayarlar.

Oysa 'hata yanmamak' konusuna gelindiğinde durum çoğunlukla değişiyor. Kısa bir akıl yürütme sonrası, insan olarak yaşarken hata yapmamanın mümkün olmadığını hepimiz kabul ediyoruz. 'Hata yapmak insana mahsustur', 'Hatasız kul olmaz' gibi Özlü deyişlerimiz dilimizden düşmüyor.

Ancak günlük hayatın akışı içinde kararlar verirken, adımlar atarken, sanki ileriyi henüz yaşanmamış olan gelecek zamanı bu günden net ve eksiksiz görebilmek mümkünmüş gibi yaparak, en doğru olan tek kararı vermek için programlıyoruz kendimizi.

Tam da burada yine uzun bir atlayışla mümkün olan, yapılabilir olandan mümkün olmayana bir hamlede geçiriyoruz kendimizi. Mümkün olmayanı gerçekleştirme çabaları bir sorunu çözmeye yardım etmiyor, yeni sorunlar üretiyor. Bu nedenle hayatımızı nasıl zorlaştırdığımızı görmek için biraz daha yakından bakalım şu atlayışa!

Önümüzdeki yaşamla ilgili en uygun kararları verebilmek için kullanabileceğimiz bütün veriler, bugüne kadar biriktirilmiş olan deneyim sonuçlarından elde edilen bilgilerdir. Bizim kişisel deneyimlerimiz olduğu kadar insanlığın deneyimlerinin sonuçları da yararlanabileceğimiz ipuçlarıdır. Yapabileceğimiz, yani net olarak görmekte olduğumuz verileri değerlendirmek ve ilerisi için, henüz göremediğimiz bir mesafede olabilecekler için ön kestirmelerde bulunmak, varsayımlar üretmek, çeşitli olabilirlikleri göz önünde tutabilmektir. Kararlarımızı da ancak bu kestirmelere dayanarak verebiliriz. Yaptığımız, ayağımız bu günün toprağına basarken yarının Havasını koklamaya çaılşmaktır.

Açıkça görüldüğü gibi bu konum kesinlikten uzaktır. Yani nasıl 10 km. ötesini çıplak gözle net olarak görmek mümkün değilse, yarın olabilecekleri de bugünden kesin ve net olarak kestirebilmek mümkün değildir.

Öngörülerimiz, sadece yarın olduğunda sınanır, doğrulanır ya da geçersiz kalır. Bu durumda hata yapma olasılığını yok etmenin tek çaresi kalıyor: insan olmamak. Çünkü insanın doğal donanımları 10 km. ötesini görmesine, kuş gibi uçmasına, henüz yaşanmamış bir zaman dilimi olan geleceğin koşullarını tam olarak bilmesine olanak vermiyor.

Bunlar bizim sadece birer insan olduğumuz için sınırlarımız. Bu sınırlar yokmuş gibi yaşamaya çalışmak sınırları yok etmez ama bizi sık sık o duvarlara çarptırır.

'Hiç hata yapmadan yaşamak mümkündür' diye inanırsanız, hata yaptığınızda kendinizi cezalandırırsınız. Bu cezalar cesaretinizi kırar ve hata yapma olasılığı sizi giderek karar vermekten alıkoyar.

Karar vermekten çekinmek, yaşam alanınızı yavaş yavaş terk etmenizi gerektirir. Önce önemli kararlar gerektiren yaşantılardan uzak durmanız, sonra yavaş yavaş sizi siz yapan bütün cümleler çıkar gider dağarcınızdan.

'Ben .... istiyorum', 'Ben .... istemiyorum', '.... yapacağım', '..... yapmayacağım' vb. gibi cümleler yerlerini 'Bilmem', 'Fark etmez', 'Sen nasıl istersen', 'Sen bilirsin' gibi cümlelere bırakır.

Yaşamak, seçim yapmaktır. Her seçim bir karar vermeyi gerektirir. Karar verirken ise kaçınılmaz olarak iki olasılığı göze almış oluruz: doğrulama ya da yanlışlama.
Hiç YANILMAMANIN tek yolu YAŞAMAMAKTIR.

Ama bir başka yol da var: Yanlış da olsa kararlar verip, HATALARIMIZDAN ÖĞRENEREK yaşamımızı ve kendimizi GELİŞTİREREK, ZENGİNLEŞTİREREK yaşamak.

Zenginlikler diyorum. Dağarcığımızda her renk taş olsun!

Aldatıyor, Aldatılıyoruz... MASUM DEĞiLiZ HiÇBiRiMiZ!.. Çiftlerin birbirini aldatması, kabul etmesi zor da olsa, aldatılan kişiye sevimli gelmese de, hayatın kendisi kadar gerçek galiba....

Çevrenize şöyle bir bakın! İlk bakışta pek farkına varmasanız da, biraz sıkı bir gözlem sonucu, evli olsun ya da olmasın birbirlerini aldatan ne kadar çok örnek olduğunu göreceksiniz.

Entelektüel ya da eğitimsiz, zengin ya da işsiz, genç ya da orta yaşlı olmak, bu konuda hiç belirleyici olmuyor. Aldatan kişinin kadın ya da erkek olması gibi.

Sitemizin ilk dosyasını bu konuya ayırırken, olayı çeşitli boyutlarıyla tartışmak, örnekler vermek, yaptığımız söyleşiler ve aldığımız uzman görüşlerini sizinle paylaşmak ve çokeşlilik olgusu da dahil olmak üzere konunun tüm boyutları hakkında, sizlerden gelecek görüşlerle zenginleşecek bir tartışma başlatmak istedik.

Hangisi aldatmadır, hangisi değil? Uzmanlar, aldatma kavramının birçok anlamı ve şekli olabileceğini ve bunun gerek kişilerin öznel, gerekse içinde yaşadıkları toplum kesiminin nesnel koşul ve özelliklerine göre değişebileceğini söylüyorlar. Her koşula uygun bir genelleme yapmak gerekirse, aldatma kavramının, çiftlerden birinin, diğerinin yaptığı bir eylem sonucunda kendini aldatılmış hissettiği an kullanılabileceğini söyleyebiliriz. Üstelik görüştüğümüz kişiler, aldatmanın sadece eyleme dönüştüğü an değil, düşüncenin oluşma aşamasında dahi gerçekleşebileceğini söylüyorlar.

Bir tekstil firmasında halkla ilişkiler müdürlüğü yapan A.T. (34), kocasıyla sevişirken daha iyi konsantre olabilmek amacıyla kimi zaman fanteziler kurduğunu ve başta bunda bir sakınca görmediğini söyledikten sonra,

şöyle devam ediyor:

"Bu fanteziler önceleri reel karakterlere dayanmayan, sanal kişileri temel alırken, bir süre sonra farkettim ki, başrol oyuncuları giderek gerçek, hatta tanıdığım erkekler olmaya başlamıştı. Bu durum giderek beni rahatsız eder oldu ve kendimi sorgulamaya başladım. Bir keresinde kocamla sevişirken patronumla olduğumu hayal etmiş, sevişmenin hemen sonrasında ise büyük bir pişmanlık duyarak, kendimi eşini aldatan bir kadın olarak suçlamıştım. Eğer eşime söylersem, onun da aynı tepkiyi vereceğinden eminim."

Öte yandan, bir bankada memur olarak çalışan B.D. (27), karısı olmadan gittiği her kokteyl ya da bar ortamında gördüğü kadınlardan çok fazla etkilenip uyarıldığını, ama buradaki ilişkinin sohbet etmenin ötesine geçmediği için tamamen masum olduğunu ve bunun aldatma sayılmayacağını söylerken, yanımızda olan eşi buna şiddetle itiraz etmiş ve biraz da öfke ile şunları söylemişti: "Sen eyleme geçmediğin için masum olduğunu nasıl iddia edersin? Eğer bunu yapmamışsan fırsatını bulamadığın, ya da karşılık görmediğin içindir. Ya birşeyler denk gelseydi ne olacaktı? O zaman o kadınla birlikte olmayacak mıydın? O halde bunu düşünmüş olmanın, benim açımdan gerçekleştirmiş olmandan ne farkı oluyor? Aldatma, sadece kafanda da olsa aldatmadır!"

0000 Fiziksel aldatmanın yanı sıra, "göz aldatması" ya da "zihinsel aldatma" gibi değişik kavramlarla da karşı karşıya olduğumuzu anlatan bu örnekler sonrasında, görüşüne başvurduğumuz psikologların neredeyse tamamı, eşlerin duygusal olarak böyle değerlendirmelerde bulunmakta kendi açılarından bir ölçüde haklı olabileceğini, ama olayı paranoyak boyutlara vardırmanın ve mesnetsiz olarak şiddetli kıskançlık krizlerine yol açmasının da, önce kişinin kendisi, sonra da ilişkinin geleceği açısından son derece tahrip edici sonuçlara yol açabileceğini belirttiler.

Tabii olayın bir de "bir kerelik" olma boyutu var. Kalıcı ve uzun süreli ilişkilerde, çiftlerin çeşitli nedenlerden ötürü, kimi özel durumlarda geçici ya da bir gecelik kaçamaklarının, ilişkinin bütününe yansımadığı, geri dönüşü engellemediği, kısa sürede unutulup gittiği; hatta ilişkinin sağlıklı olarak sürmesine yardımcı olduğu görüşünü savunanlar hiç de az değil. Üstelik beklenenin aksine, erkekler kadar kimi kadınlar da böyle düşünüyor. Beyoğlu'nda atölyesi olan kadın ressamlarımızdan S.Y. (33) de böyle düşünenlerden: "Ben, modern ilişkilerde sübapların olması gerektiğini düşünüyorum. Kalıcı ilişkilerde, kişiler kendilerini yenileme ve bu yeniliği var olan ilişkilerine aktarma gereksinimi duyarlar. Aksi taktirde, çiftler monotonluğun getirdiği bir girdaba kapılırlar ki, bu da en kısa zamanda ilişkinin sonunu getirir. Bu nedenle, çiftlerin ilişkilerinin, eşlerini rencide etmeyecek bir biçimde arada sırada yapacakları küçük kaçamaklardan etkilenmemeleri ve sonrasında da birbirlerine dönebilmeleri halinde, her an taze kalan ve ilk günkü gibi heyecan duyulan bir düzey tutturulabilir. Bunun adını da genellikle küçük düşürücü anlamda "aldatma,aldatılma" koymanın hiçbir alemi yok! Tabii bu hakkın kadın ve erkeğe de aynı anda tanınıyor, hatta deneyimlerin birbirlerine anlatılıyor olması en ideali."

Bu kadın ressamın dile getirdiği özgürlük ortamını ülkemiz koşullarında kaç çiftin uygulayabileceğini bilmiyoruz ama özellikle erkekler arasında -tabii yalnız kendilerine yontmak koşuluyla- bu düşünceye sık rastladığımızı söyleyebiliriz.

Neden aldatıyoruz? Her kişi ve ilişkide öznel yanlar olmakla birlikte, temelde bir boşluk ve arayış duygusunun aldatma sonucunu getirdiğini söylemek mümkün.

Yıllar önce, aynı işyerinde çalıştığımız ve eşini aldattığını kimseden saklamayan Pazarlama Müdürü T. R. (44)'nin yaptığına gerekçe olarak kullandığı cümle hiç aklımdan çıkmıyor: "Hayat boşluk kaldırmaz."

Evet... Gerçekten de hayat boşluk kaldırmıyor...

Sosyal çevrelerine yansıtmasalar da, herhangi bir konuda tatminsizlik yaşayan, ilişkilerindeki heyecanı yitirmiş, sadece varolan toplumsal düzen gerektirdiği için evliliklerini sürdüren çiftlerde içten içe süren bir arayış var. Bu arayışa uygun bir kişinin ortaya çıktığı durumlarda ise aldatmak kaçınılmaz oluyor.

"İşimin de müsait olması nedeniyle, 30 yıllık evliğim boyunca, çoğu karımın bilgisi dışında, birçok kadınla birlikte oldum. Ama inanın karımın yeri hep farklı olmuştur ve bir gün bile ondan boşanmayı düşünmedim. Sadece çocuklarımın annesi olduğundan ya da kurulu düzenimi bozmak istemediğimden değil, aynı zamanda, her seferinde ona daha büyük bir istekle geri döndüğümü farkettiğim için de bugüne kadar sürdürdüm böyle bir yaşamı. Belki eşimin de bunu farketmesine rağmen - çünkü açık verdiğim olmuştur mutlaka- hiçbir zaman çok şiddetli bir tepki vermemesi buna bağlıdır. Bu nedenle aldatmanın, her zaman olumsuz olarak alınmaması gektiğini düşünüyorum." Gıda pazarlamacısı olan 48 yaşındaki Süleyman A.'nın bu sözleri, bize biraz taraflı gelse de - çünkü aynı şeyi karısının yapması halinde dünyayı başına yıkacağını belirtmişti- ülkemiz gerçekleriyle birebir örtüşüyordu. Karısıyla konuşma şansımız olsaydı, evine hediyelerle gelen kocasını -çünkü Süleyman A. bunu hiç ihmal etmediğini söylemişti- yenilenmiş olarak değerlendirip değerlendirmediğini, bundan mutlu olup olmadığını ya da eğer katlanıyorsa bunun hangi sosyo-ekonomik koşullardan kaynaklandığını öğrenebilirdik.

Kimi psikologlar aldatmayı süper egonun tatmininin bir başka yolu olarak tanımlıyor ve aldatan kişinin kendini gerçekleştirmenin bir yolu olarak böyle bir yönteme başvurduğunu belirtiyorlar. Örneğin bir yıl önce kaybettiği kocasından bahsederken alabildiğine alaycı bir üslup kullanan emekli öğretmen Z.D. (62), kendisini aldatan eşini küçümsemeyi de ihmal etmiyordu:

"O zavallı bir insandı. Ticaret yapıyor olmasına karşın, her zaman benim mesleğimi daha saygın bulduğu için karşımda ezildiğini farkediyordum. İş hayatındaki her başarısızlık -ki en az üç kez işini batırmıştı- sonrasında evde kavga gürültü eksik olmaz, o da her fırsatta kendini dışarı atar ve ucuz fahişelerde teselli arardı.

Bırakın tepki vereceğimi düşünmesini, bunu tahmin bile etmediğimi sanır ama aslında beni değil hep kendini aldatırdı.Çevreyi düşündüğümden dolayı, çocuğumuz olmamasına karşın ayrılmaya filan kalkmaz, ama onun her seferinde benim babamdan kalan apartmana dönmek zorunda olmasından dolayı da, içten içe bir zevk duyardım. Bundan dolayı acı çektiğini biliyor ve ne yalan söyleyeyim, tuhaf bir zevk -belki intikam- alıyordum."

Aldatan insanların kimi zaman belirli bir nedeni olmadığı, bunu bir yaşam biçimi olarak benimsedikleri de bir başka gerçek. Özellikle hafta sonu dergilerinin paparazzilerine malzeme olan sanat, sosyete ve iş dünyasının bir çok ünlü ismini buna örnek olarak verebiliriz. Gerçi reklamını yapmak, kasetini satmak ya da sadece ünlü olmak için birçok dolabın döndüğü ve buna bağlı olarak kurmaca birlikteliklerin yaşandığı böylesi bir dünyada, insan, ilişki gerçek anlamda ilişki değilse ve bu kadar hafife alınıyorsa, o zaman aldatmaların da aynı şekilde gerçek anlamda aldatma olmaktan çıktığını düşünmekten alamıyor kendini.

Şarkıcı TEOMAN'ın, geçenlerde basında yayınlanan bir röportajında söylediği sözler, bu çevrenin anlayışının güzel bir özeti:

"Kendimden dolayı aldatmanın kolay birşey olduğunu bildiğimden, bilikte olduğum kadınlara da beni aldatıyorlarmış gibi davranıyorum. Oysa erkek için aldatmak bir nevi spor sayılır. Ama benimle birlikte olan kadınların da sevgilisi vardı, yani onlar da aldatıyordu."
Toplumsal koşullar ve metres olgusu Toplumumuzda aldatma olaylarına konu olan evlilik dışı birliktelik biçimlerinden biri de hiç kuşkusuz metres tutmaktan geçiyor. Bu aldatmanın göreceli olarak kalıcı bir biçimi olup, çoğu zaman imam nikahı kisvesi altında dinen de onay aranmaktadır.

Bu konuda size yakından tanık olduğum bir ilişkiyi örnek olarak vermek istiyorum. 40 yaşlarında, 10 yıllık evli ve iki çocuk sahibi, iyi para kazanan, saygın bir avukat olan A.K., aile ve çevre tarafından takdir gören ve onaylanan bir eşe ve muhafazakar olarak tanımlanabilecek, dinsel inançları doğrultusunda yaşayan ve sıkı akrabalık ilişkileri olan bir aileye sahip olmasına karşın, yanında sekreter olarak çalışan 30 yaşlarındaki bekar Z.A. ile birlikte olmakta hiçbir sakınca görmüyor. İlişkinin hemen başında, sekreterine kendisiyle dini nikah yaparak 2. eşi olarak kabul edebileceğini, çevresinin de bunu onaylayabileceğini belirtiyor. Ancak göreceli olarak daha modern bir aileden gelen Z.A, bunu kabul edilemez bulmasına karşın, sonu olmadığını gayet iyi bildiği halde bu ilişkiyi sürdürmekten kendini alamıyor.

Çünkü, bu "başarılı" adamı fiziken de beğeniyor, seviyor ve her zaman maddi desteğini ve dostluğunu arkasında hissediyor. Kendisinin de, sevdiği erkeğin karşısında, annelik yönü ön plana çıkmış ve sakin yapılı karısının tersine, her zaman bakımlı ve dik başlı olmasından dolayı cazip göründüğünü düşünüyor. Birçok riski göze alarak, A.K.'nın tuttuğu evde yaşayan Z.A 'nın sözleri bana çok çarpıcı geldi: "Öteki kadın hangimiziz? Aldatılanın, patronumun karısı mı, yoksa ben mi olduğumu bilemiyorum. Ben böylesi bir durumda eşimi aldatmayı hiç düşünemem. Yarın öbürgün belki ben de başka birisiyle evlenir ve A.K.'nın karısının düştüğü duruma düşersem, hiç şaşmam. Çünkü erkeklere hiçbir şekilde güvenmiyorum. Ama tek başıma hayatta ayakta kalabilecek bir maddi güvencem olmadığı için de bu duruma katlanmak zorundayım."

Bu sözler, ülkemizde birçok kadının aldatılma olgusuna şiddetle tepki duymalarına karşın, ekonomik ve sosyal nedenlerle karşı çıkamadıkları ve ister istemez "erkektir yapar" lafının arkasına sığındıklarının bir göstergesi.

Öte yandan, bu örnekteki gibi sıradan olmayan insanlar da, farklı nedenlerden aynı sonuca varabiliyorlar. Örneğin işadamlığından çok çapkınlıklarıyla tanınan Erdal Acar ile birlikte olup alenen metres hayatı yaşayan ve ikinci çocuğuna hamile olduğu şu günlerde, evlilik planları yapan eski Türkiye güzeli ve manken Emel Yıldırım, eşinin çapkınlıklarıyla ilgili şunları söylüyor:

"Adam zengin, yakışıklı, mevkii sahibi... Erkek sonuçta. Onunla bununla çıkıyor diye kendimi bozamam. Onlar gelip geçici. Her zaman kalbinde olan tek insan benim. Yani beni seçmiş, ailesi beni seçmiş. Beni o ilgilendirir."

Çokeşlilik tartışmaları Aldatma dendiğinde, kaçınılmaz olarak gündeme gelen tartışmalardan biri de, aldatmanın insanın doğasında olup olmadığıdır. Çünkü asırlar boyunca erkek egemen toplum bu konuda kendi söylemini geliştirmiş ve monogam yani tek eşli bir yapıya sahip olan kadın ile poligam yani çokeşli olan erkeklerin aynı kefeye konamayacağını işleyip durmuştur.

Ancak toplumlar dönüşmeye, hurafeler ortadan kalkmaya ve bilimsel çalışmalar ilerlemeye başlayınca, bu konudaki görüşler de değişmeye yüz tutmuş, en azından kadınlar da karşıt fikirlerini kıyasıya savunmaya başlamışlardır.

Aldatma tartışmalarında günümüze kadar erkeklerin ellerinden birşey gelmediği, çünkü biyolojik olarak çokeşliliğe yani aldatmaya meyilli olduğu ileri sürülmüş ve buna destek olarak da Darwin ve çağdaşlarının görüşleri örnek olarak gösterilmişti.

Zira Darwin, erkek ve dişi arasındaki farklılıkları açıklarken, "erkek hayvanların, pasif, seçici ve daha az eşle yetinen dişiler karşısında, parlak, gösterişli tüyleri, renkleri, şekilleri ve sesleriyle ile kıyasıya rekabet ettikleri ve bu nedenle de cinselliğe daha düşkün olduklarını" belirtmiş, çağdaşı olan biyologlar da "milyonlarca sperm üreten erkeklerin genlerini aktarabilmek için olabildiğince çok dişiyi döllemeye programlı olduğunu" ileri sürmüştü.

Oysa yüzyılımızın ortasından sonra meydana çıkartılan kimi bulgular, bu görüşün tam tersini destekliyor ve "cinselliğin amacının genleri aktarabilmek için gebe kalmak olduğunu, gebe kalma olasılığının erkeğin sperm sayısı, kadının doğurganlık yeteneği ve yaşına bağlı olduğu, bu nedenle de, türü sürdürebilmek için tek bir eşten gebe kalma kalma şansı göreceli olarak düşük olan kadının, kaçınılmaz olarak birçok eşle çiftleşmesi gerektiğini" vurguluyorlar.

Yapılan deneylerde gebelik olasılığının doruğa çıktığı yumurtlama günlerinde "kadının cinsel istek dürtüsünün arttığı, farkında olmadan daha gösterişli giyindiği ve hevesli göründüğü" gerçeğinin arkasında türünü sürdürme isteğinin yattığı, "aynı dönemlerde partnerleri her zamanki eşleri değilse, doğum kontrolü konusunda yine bilinçaltından kaynaklı bir biçimde daha özensiz ve ihmalkar davrandıkları" açıkça kanıtlanmıştır. Bu nedenle, kadınların çokeşlilik tanımına daha çok uydukları ve cinsel ilişkiler konusundaki sıkılgan ve pasif gözüken davranışlarının da temelde sosyal baskıların bir sonucu olduğu ortaya konmuştur.

Feminist bir çizgide yayın yapan Pazartesi Dergisi'nin Yazı İşleri Müdürü Filiz Koçali, basında çıkan demeçlerinde bu gerçeğin altını şöyle çiziyor:

"Kadın, yeni değil, anaerkil dönemde de çokeşliydi. Daha sonraki dönemlerde baskı altına alınması, günümüzde ise yine bu konuda özgürleşmeye başlaması, yeni birşey olduğu anlamına gelmez. Çağımızda kadınlar, önceden suçluluk duydukları için söyleyemedikleri şeyleri daha kolay ifade edebiliyorlar. Bu, ekonomik olarak özgürleşmiş, bir engeli olmayan ve erkeklerle aynı imkanlara sahip kadınlar için çok daha rahat gerçekleşiyor.

Bu sözlerden, sadece tanımlanan kesimin aynı anda birçok erkekle birlikte olduğu, diğerlerinin böyle bir eğilimde olmadığı anlamı çıkmıyor elbette. Yaşanan her toplum kesiminde belki aynı ama, bunu rahatça dile getirebilenler daha çok kentli ve öğrenim düzeyi yüksek kadınlar."

Eşzamanlı sevgiler "Kocamın ailesiyle birlikte oturuyoruz. Evlendiğimiz günden beri kaynımın bende gözü olduğunu biliyordum. Esasen bu durum benim de hoşuma gidiyordu. Ama onu aldatacağımı hiç düşünmemiştim. Zamanla ona karşı benim de istek duyduğumu farkettim. Aslında kocamla da herhangi bir sorunum yoktu. Tuhaf gelecek ama, diyebilirim ki hem kocamı hem de kaynımı seviyordum. Fakat bu konuda fiilen birşey yapamayacağımı düşünüyordum ki, aslında işçi olan kocam, bir tesadüf sonucu fabrikada gece bekçiliğine başlayınca, kaynımla birlikte olma fırsatını yakaladım. İlişkimiz iki yıldır sürüyor. Nedenini bilemiyorum ama, sanki ikisinden de vazgeçemezmişim gibi geliyor bana. Ama giderek tedirginlik duyuyorum. Pişman değilim ama başıma kötü bir iş gelir diye de korkuyorum."

Aldatma konusu hakkındaki araştırmalarımızı yürütürken başvurduğumuz psikolojik danışma merkezindeki uzman doktorun bize bir örnek olay olarak aktardığı bu konuşmayı, geçen yıl işten ayrılan ve henüz otuzuna gelmemiş genç temizlik işçisi yapmış. Çalıştığı kurumun uzmanlarına utana sıkıla açılabilmiş olan bu genç kadın, bu durumun bir hastalık olup olmadığını sormuş, eğer öyleyse nasıl iyileşebileği konusunda onlardan yardım istemiş.

Bu itiraflar, aldatma olgusunun toplumun her kesiminde çok değişik biçimlerde yaşandığını, ancak özellikle geleneksel çevrelerdeki baskılar ve korkular nedeniyle kolay kolay dile getirilemediğinin bir örneği olmakla birlikte, diğer yandan da başka bir soruyu tartışmaya açıyor:

İnsan aynı anda iki kişiyi sevebilir mi?

Görüşüne başvurduğumuz kişiler, eşzamanlı ilişkilerin temelinde, partnerlerin birinin daha kalıcı bir statüye, yani daha çok sevgi, saygı ve şefkate dayalı bir rolü olduğunu, diğer partnerin ise daha çok aşk, tutku ve ihtiras duygularını karşıladığını ifade ediyorlar. Bu nedenle de eş zamanlılık, farklı gereksinimleri karşıladığından kişinin dürtüleri arasında bir çelişmeye yol açmıyor.

Aynı zamanda arkadaşım da olan bir master öğrencisi C.Ö'nun (24) sözleri bu durumu çok güzel açıklıyor:

"Erkek arkadaşım Sedat benim için vazgeçilmez biri. Onun bilgisi, karakteri, olgunluğu, bana karşı olan sevecen ve koruyucu tavırları o kadar alıştığım bir şey ki, eğer tüm yaşamımı bir kişiyle geçireceksem bu Sedat, ya da onun gibi biri olmalı derim. Zaten iki yıla yakın bir zamandır da onunla birlikteyim. Ailesi de beni tanıyıp sevdi. Ancak bu durum, geçen yıl tatilde tanıştığım Onur'a kelimenin tam anlamıyla vurulmamı engellemedi. Bunu Sedat'a yapamam gibi geliyordu ama, tatil nedeniyle ondan ayrı kaldığım 3 ay süresinde Onur'la deliler gibi coştuğumu hissettim. Karakterim ve alışkanlıklarıma zıt ne varsa birlikte yapıyor ve bundan büyük keyif alıyordum. Sedat'la ancak telefonla konuşabiliyor ve birşey hissettirmiyordum ama vicdan azabından da kurtulamıyordum. Kendimi filmlerde seyrettiğim insanlara benzetiyor, Onur'dan ayrılmam gerektiğini biliyor ama yapamıyordum.

İstanbul'a dönüşümden sonra da başka bir kentte çalışan Onur'la ilişkimi koparamadım. Hatta bir keresinde Sedat'a annnemlere gidiyorum diyerek, Onur'la tekrar buluştum. Fakat yaşamın bir cilvesi olarak ben istemesem de Onur bir başkası için beni bıraktı. Galiba nişanlanmış. Bu durum beni üzse de, aslında büyük bir dertten kurtardığının farkındayım. Hala Sedat'la birlikteyim ama, bir şeyi de itiraf etmem gerekiyor. Onur bugün geri dönse, yine ona gider, içinde Sedat'ın da bir biçimde olacağı bir yaşamı sürdürmeye çalışırdım. Ama nasıl yapardım bilmiyorum. Aldatmaktan hiç hoşlanmıyor, ama bir yandan da ortak bir geleceği paylaşma olasılığının arttığı Sedat'la yaşarken, ya karşıma Onur gibi biri çıkarsa ne olur diye düşünmekten de kendimi alamıyorum."

Yakından bildiğim bu ayrıntılı örneği, aldatmanın mantığının her zaman klasik nedenlere dayanmayabileceğini göstermek için verdim. Ama mağdurlar açısından sonucun pek değişmediği de bir gerçek.

Aldatmanın klasik mantığı Toplumumuz, böylesi örneklerden çok, aldatmanın klasik mantığını daha çok irdeliyor. Örneğin Türk erkeğinin hayallerini süsleyen sanatçımız Hülya Avşar da, bildiğiniz gibi, kocasının onu aldatma ihtimalini çok doğal karşılıyor. "Aldatıldığımı gözlerimle görürsem boşanırım, sadece hissedersem görmezlikten gelebilirim" diyor. Tabii Hülya Avşar, toplumumuzdaki diğer evli kadınlardan farklı olarak, açık yüreklilikle, kendisinin de başka birine aşık olabileceğini ekliyor. Bu devirde karşısına gerçek bir aşk çıkması olasılığının zor olduğunu düşünse de; "Gerçekten aşksa, geriye teper miydim bilmiyorum" diyor.

Aslında pek çok kadın da, bir erkeği gerçekten severse, herşeye rağmen, yeni bir hayat kurmaya cesaret edebiliyor. Oysa erkekler, genellikle evliliklerini yani kurulu düzenlerini yıkmadan, geçici ayrılıkları ve başka ilişkileri tercih ediyor. Çoğu zaman da çocuklarını bahane edip, hem alıştıkları rahatlığı kaybetmiyor, hem de toplumun onlara tanıdığı ayrıcalıkla, başka ilişkilerini de gizlemeye gerek duymaksızın yaşayabiliyor. Nasıl olsa bu duruma razı olacak bir sürü kadın var ülkemizde...

Peki kadınlar, nasıl oluyor da, evli erkeklerle yasak bir ilişki yaşamayı kabul edebiliyorlar dersiniz? Bunun sebeplerinden biri, dürüst olmayıp, evli olduğunu söylemeyen erkekler. Kadın bir kez sevdi mi, kolay kolay vazgeçemiyor. Tabii bu sebeplerin en masumu. Oysa pekçok kadın da maddi çıkarları gereği, bu durumu kabullenebiliyor. Ne de olsa toplumumuzda en önemli değer ve güç, saygınlık simgesi para. Para, bu kadınlar için de pekçok kapıyı açıyor. İstedikleri hayat tarzını yakalamalarını mümkün kılıyor. Karşılıklı bir denge yani!... Ancak bu dengenin tam tersinin sözkonusu olduğu bir örneğimiz de var: 30'lu yaşlarına yeni giren Ş.K., son birkaç yıldır, zengin olmayan, hatta bazen onlara harçlık vermesi bile gereken evli erkeklerle birlikte oluyor. Kendisi üniversite mezunu, güzel bir mesleği, aktif bir sosyal hayatı olan çağdaş bir insan.

İlişkilerini şöyle anlatıyor:

"Üniversite yıllarımdan beri evlenip, çocuk doğurmak en çok istediğim şeydi. Ama bırakın evlenmeyi ve çocuk isteyecek birini bulmayı, 20'li yaşlarımın ortalarına kadar doğru düzgün bir flört ilişkisi bile yaşayamadım. Sonunda en güzel yıllarımı hiçbir şey yaşamadan geçirmektense, ideallerimi ertelemeye karar verdim. Kalıcı bir ilişki aramaktan vazgeçip, an'ları yakalayıp, yaşamayı seçtim. Bu süreçte karşıma bazen hoşlandığım, bazen körkütük aşık olduğum evli ya da bekar erkekler çıktı. Her seferinde incinsem de çabuk atlattım ve yaşadığım güzellikleri hatırlamayı becerebildim. Ne de olsa beklentilerimi törpüleyerek yaşıyorum. Zaten evli erkeklerle yaşadığım süreçte, onlar karılarına dönmekte çok fazla vakit kaybetmedikleri için, beklenti oluşturmama da pek fırsat kalmıyordu! Önceleri hemcinslerimi, aldatılan kadın durumuna sokmaktan dolayı kendimi suçlu hissediyordum ama sonra, bu konudaki tek sorumlunun, erkekler olduğunu düşünerek vicdan azabından kurtuldum."

Kıssadan hisse Aldatma konusunda bire bir örneklerin gerisinde aslında tartışılacak pekçok toplumsal problem yatıyor: Sorunlu cinsellik anlayışı, toplumsal ikiyüzlülük, dinsel inançlar ve hukuk çatışması, aile ve toplum baskısı vb.

Flört ederlerken sevdikleri kızlarla yaşayamadıkları cinselliği, başkalarıyla yaşamak zorunda kalan genç erkeklerden, aynı eylemin "erkeğin kiri" sayılıp, onaylanması hatta pohpohlanmasının karşısında, kadın için namussuzluk anlamına gelmesine kadar, toplumsal ikiyüzlülüğün en acımasız yansımalarını görüyoruz. Eşlerini aldatan erkekler bunu gayet doğal bir değişiklik arayışı olarak tanımlayıp, göğüslerini gere gere çevrelerine anlatırlarken, aynı erkeklerin, karılarının da değişiklik isteyebileceğini hiç düşünmemeleri size de ilginç gelmiyor mu?

Ama yüzyıllar boyu süren erkek egemen toplum, bu tarz pisliklerini çok iyi örtmeyi başardı. Dinden politikaya, ekonomiden toplumsal kurallara kadar birçok ögeyi kendi kurallarına uygun olarak kullandılar. Yazarlar, düşünürler ve din adamları da buna eserleriyle çanak tuttular.

"Evlendirecek Bir Kızım Olsaydı" (1860) adlı eserinde "Yaşamı boyunca tek bir erkeğe sadakat göstermeyen kadına namuslu denemez, ancak koca, karısına sadakat göstermezse namusundan birşey kaybetmez" diyen Alexander Well de, "Günce" (1902)'sinde "Tanrı'nın karşısına karısını hiç aldatmamış biri olarak çıkmak utanç vericidir" diyen Jules Renard da o dönemin egemen düşüncesinin iyi birer takipçisiydi. Günümüzde durumun ne kadar değişebildiği de tartışılabilir! Hala toplumun hukuk sistemine kadar girmiş olan çifte standart dikkate alındığında iyimser olmak için daha çok erken diye düşünüyor insan. Geleneksel rolüyle evde oturan, çocuklar bahane edilerek eve bağlanan, tarih boyunca çarşı-pazara çıkmaları bile sorun olan kadınların, kendi aralarında hala "Sütçü" kavramına dayalı esprileri yapıyor olması, bir boyun eğmişliğin ifadesinden başka ne olabilir?

Oysa günümüzün çalışan, kentli kadınları için pek çok şey değişti. Belirli bir ekonomik güce ve öğrenim düzeyine sahip, kendine güvenen, kariyer sahibi kadınların, toplumsal haklar anlamında erkeklerden pek bir farkları kalmadı. İlişkilerinde problem yaşayan ya da değişiklik ihtiyacı hisseden kadınları engelleyecek toplumsal mekanizmalar büyük ölçüde ortadan kalktı. Belli bir sosyal çevreye sahip olan kadınların, aynı erkekler gibi eşlerini aldatmaları mümkün... Belki biraz daha gizli yaşanacak bir ikinci ilişki, kendilerini erkeklerle eşit hissetmelerini sağlayabilir.

Yine de kadınların, toplumsal genlerine işleyen özelliklerinden dolayı, erkekleri aldatması daha zor. Kadınların eşlerini aldatmalarında, intikam alma duygusunun oldukça büyük payı var. Kendilerinin eşleri tarafından aldatılmalarını kabullenemeyen bir grup kadının başvurduğu bir taktik, aldatmak.

Aldatılmayı gurur meselesi yapıp, ani bir kararla çok sevdiği eşinden boşanan Kibariye gibi, -ki bu örnekte bilinçli olmaktan çok güdüsel bir davranış sözkonusu- tepkisel örnekler de yok değil... Ama bu tarz örneklerin, kendini ekonomik açıdan kurtarabilmiş insanlar arasında bile hala az sayıda olduğunu görüyoruz.

Halbuki insanların ilişkilerindeki problemleri gideremedikleri noktada, çarşafa dolaşmadan ayrılmaya cesaret edip, kendilerine yeni bir hayat kurmaları, aldatma-aldatılma kıskacına sıkışıp kalmamaları ve yaşamı hem kendileri, hem de başkalarına zehir etmemeleri gerekmez mi? Ama tabii ki nihai çözüm, ancak ve ancak toplumsal eşitliğin sağlanabileceği, zorunlu olmayan ilişkilerin doğal bir biçimde yaşanabileceği, cinsler arasıbaskının ortadan kalkacağı, bedenlerin özgür kılındığı, bağımsız bireylerden oluşan bir toplum yapısında gerçekleşebilir.

SÖYLEYECEK SÖZÜ OLAN KADINLARIMIZA -ve tabii erkeklere de- NOTLAR:

Aldatma konusu ilgili olarak hazırladığımız dosya ışığında bir forum açacağız. Zaman içerisinde kalıcı bir arşive dönüşebilecek bu forumun kayıtlarını birlikte oluşturmalıyız.Konuya ilişkin görüş ve saptamalarınızı bize göndermenizi,deneyimlerinizi paylaşmanızı bekliyoruz.Forumumuzun bir bölümü de, sorularınıza yanıtlar alacağınız psikolojik danışma hattımıza ayrılmıştır.

SİZLERİ BEKLİYORUZ!



yetişkin psikolojisi ana sayfasına dönmek için tıklayın



İDA PSİKİYATRİ MERKEZİ © 2009 | bize ulaşın